Bir öpücük ver baba!
Çocukken, ailenizin size verdiği sevgi, doğal günlük ihtiyaçlarınızın karşılanması gibidir.
Karnınızı doyurulurlar, tuvaletinizi yaptırırlar, bir de sizi sürekli
öpüp, koklayıp, başınızı okşarlar. İleride mutlu birer bireyler olmanız
için sizin adınıza planlar yaparlar. Yani bir benzetme yapmak gerekirse
siz sadece sürücü koltuğunun yanında oturan bir yolcu gibisinizdir. Bir
süre sonra çocukluktan çıkıp genç insanlar oluverirsiniz. Hayatta yol
almaya başlarken de direksiyonun başına kendiniz geçmek istersiniz.
Zaman geçer ve siz annenizi de, babanızı da artık yan koltuğa alırsınız.
Ama yol boyunca dikkatli olmanız için sizi sürekli uyarmaya devam
ederler. Bu uyarılarının sebebi esasında size karşı olan sevgileridir.
Siz bunu bilirsiniz. Ancak yine de bu sevgi çoğu zaman, fazla sıkan bir
emniyet kemeri gibidir. Kemeri gevşetip hatta açıp biraz rahatlamak
istersiniz. Bir süre sonra yol artık sizin yolunuzdur. Ancak daha
gidilecek uzun bir yol vardır. Bu yüzden onları artık arka koltuğa
alırsınız. Ne de olsa yan koltukta oturacak yeni kişiler gelir yol
boyunca. Ve anne-baba ile iletişiminiz biraz daha kopar. Size olan
sevgileri hiç azalmasa bile. Siz de bunu bilirsiniz. Fakat göz ardı
edersiniz. Zaman biraz daha geçer ve siz farkına varamadan yolun bir
noktasında araçtan inerler. Tüm yol boyunca eşlik etmeyeceklerdir size,
siz isteseniz de istemeseniz de.
İşte bu yol boyunca, direksiyonu ele
aldığınız andan itibaren acaba annenizin ve babanızın size vermeye
çalıştığı sevginin ne kadarını alabildiniz. Dikkat edin sorum, “Peki siz onlara ne kadar sevgi verebildiniz?” değil.
Sizden sevgi görmek, onlar için büyük bir beklenti ama bence, size ne
kadar sevgi gösterebildiklerini bilmek, onlar için belki daha bile
önemli.
Bununla ilgili size çok kısa bir hikâye
anlatayım. Sıradan bir hikâye. Ama özellikle sonunda söylemek istediğimi
oldukça iyi anlatıyor.
1943 yılında, İstanbul’un en eski
semtlerinden biri olan Balat’ta, bir erkek bebek dünyaya gelir. Babası,
46 yaşında olan bir tüccardır. Annesi ise 36 yaşında bir ev kadınıdır.
12 yaşındaki bir kız ve 10 yaşındaki bir erkek çocuğa kardeş olarak
dünyaya gelir. Aile bireylerinin tümüyle olan yaş farkından dolayı,
çocukluk dönemleri, aile ilgisinden yoksun geçer. Küçük yaşlarda,
kafasında kendisine ait bir dünya kurup, bu dünyaya hayattaki
korkularını, sıkıntılarını ve yalnızlığını taşımaya başlar. Tüm
dertleriyle bu iç dünyada savaşmayı tercih ederken, başkaları tarafından
çoğu zaman sessiz ama her zaman olumlu bir kişi olarak tanınır. Orta
okul eğitimini tamamladıktan sonra çalışmaya başlar. Evlilik yaşına
gelir. 27 yaşında komşularının vesile olmasıyla kendisinden 7 yaş küçük
bir kızla tanıştırılır. Evlenirler. Ölen ilk çocuklarının ardından,
sıkıntılı bir dönem geçirirler. Daha sonra 2 çocuk sahibi olurlar. Artık
iyi bir eştir ve bir aile sahibidir. Buna rağmen, küçük yaşındaki gibi
tüm duygularını kendi iç dünyasında yaşar. Bu sebeple de çocuklarının
ergenlik çağında, onlarla iyi bir iletişim kuramaz. Kendi
sıkıntılarını, dertlerini, mutluluğunu ve sevgisini paylaşmadığı gibi,
onların duygularına nasıl ortak olabileceğini de bilmiyordur. Esasında,
ailesine sıkı sıkıya bağlıdır. Elinden geldiğince tüm istediklerini
yerine getirmeye çalışır. Onlara karşı müthiş bir sevgi
vardır içinde. 60 yaşında, ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir dönemde
bir trafik kazası geçirir. Kaza şiddetli bir kazadır. Kalça kemiği
parçalanır. Travma geçirir. Hastanede 2 ay tedavi görür. Bu sürede
durumu gittikçe kötüye gider. Doktorlara göre sepsis hastalığına
yakalanır. “Yani, hastane mikrobunun sebep olduğu kan zehirlenmesi” diye
bir açıklama yapılır. Bundan sonra hayatı sürekli hastanelerde geçer.
Kalça protezi takılır. Diz protezi takılır. Bir bacağı daha kısa kalır
ve bir süre sonra yürüme kabiliyetini iyice kaybeder. Sarılık geçirir,
böbrekleri zayıf düşer. Şekeri yükselir. Sebep tamamen kazamı yoksa
sürekli hastaneye girip çıkması mı bilinmez ama durumu hep gittikçe
kötüye gider. Kısacası, bir kaza geçirip, 1 sene de 10 yaş, yaşlanır.
İşte bu sürede küçük yaşta yarattığı kendi iç dünyasına olan
hâkimiyetini kaybeder. Ailenin geçirdiği bu müthiş zor dönemde sessiz
kalırken, televizyonda seyrettiği duygusal herhangi bir reklamın
ardından ağlar hale gelir. 63-64 yaşında 80-90 yaşında bir adam gibidir
artık. Bir kaç sene daha geçer. Doktorlar beyninde su toplandığını bu
yüzden de şant takılması gerektiğini söyler. Basit gibi gözüken bu
operasyon, herşey daha iyiye gidecek umuduyla yapılır. Ama her şey daha
kötüye gider. Kısa bir sürede tüm bilincini yitirir ve bitkisel hayata
girer. Evde genel bakımı ailesi tarafından yapılır. Artık hiçbir şeye
tepki vermez. Bir tek şey hariç. Ailesinden herhangi biri, “bir öpücük
ver” dediğinde onlara öpücük verir. İşte beyninin tek algıladığı komut
budur. “Bir öpücük ver”.
Bu hikâye gerçek bir hikâye. Nerden
mi biliyorum? Bu hikâyenin kahramanı, benim babam. Kendisi şu anda 68
yaşında ve bitkisel hayatta. Buna rağmen, “bir öpücük ver baba” dediğim
zaman tereddüt bile etmeden öpücük veriyor. Bu durumu kim görse veya
duysa çok ilginç buluyor. Uzman bir kişi bu duruma nasıl bir açıklama
getirir bilmiyorum. Ben sadece şunu düşünüyorum. Keşke şu an uyansan
baba ve ben sana, “beni çok sevdiğini biliyorum, bana hayatta verdiğin tüm sevgi için sana çok teşekkür ederim.” diyebilsem.
Ailenizin sizi çok sevdiğini biliyorsanız, bildiğinizi hatta, müteşekkir olduğunuzu onlara gösterin. Bunu hak ediyorlar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder