Pages

12 Kasım 2015 Perşembe

Psikolog


Leyla Hanım: Merhaba, hoşgeldiniz. Buyrun lütfen, buyrun oturun. Bu arada sıcak bir şey içmek ister misiniz?

Nilüfer Hanım: Sağolun Leyla Hanım. Gerek yok. Uzun zamandır, sizden randevu almak istiyordum. Çok yakın bir dostum bahsetti sizden. Hatırlarsınız heralde. Sevim Atalay. Eşiyle birlikte İki sene önce sürekli sizi ziyaret ediyorlardı. O zamanlar boşanmanın eşiğindeydiler.

Leyla Hanım: Evet doğru hatırladım kedisini. Peki şimdi nasıllar? Sanırım kocası ile düzeltmişti arasını. Yaklaşık bir senedir kendisini…

Nilüfer Hanım: Boşandılar Leyla Hanım.

Leyla Hanım: Öyle mi? Yazık olmuş. Çözemediler heralde…

Nilüfer Hanım: Yok Leyla Hanım. Ama neden bilmem, Sevim sizi bana öve öve bitiremedi?  Uzun zamandır, kocamla sizi ziyaret ediyim diye ısrar edip duruyordu.

Leyla Hanım: Sağolsun. Sevim Hanım çok tatlı bir kadındı. Hakan Bey’de öyle. Ancak Hakan Bey’in işlerinin yoğunluğu, evliliklerinde sorun yaratıyordu.

Nilüfer Hanım: Evet Leyla Hanım. Bizimde kocamla durumumuz pek iyi değil. Kendisiyle iletişim kopukluğu yaşıyoruz.

Leyla Hanım: Sizce doğru mu bu?

Nilüfer Hanım: Doğru canım. Emin olmazsam söylemem ki. Bakın akşamları eve geliyor, televizyonu açıyor. Ve yatana kadar benle tek kelime konuşmuyor.

Leyla Hanım: Nedenini sorabilir miyim?

Nilüfer Hanım: Neden olacak. Herif ruhsuz. Herif tembel. Hayattan zevk almıyoruz artık. Varsa yoksa televizyon.

Leyla Hanım: Akşam yemeklerini beraber yiyor musunuz?

Nilüfer Hanım: Yok canım. Dışarda yemek yiyip geliyor eve.

Leyla Hanım: Bakın ben hep, evli çiftlerin akşam yemeklerini sofrada karşılıklı beraber yemelerini…

Nilüfer Hanım: Yaaa bilmezmiyim ben. Uğursuz herif. Nerde onda o incelik. O medeniyet.

Leyla Hanım: Kaç senedir evlisiniz?

Nilüfer Hanım: Valla 22 senedir çekiyorum ben bu adamı, Leyla Hanım.

Leyla Hanım: Kaç çocuğunuz var?

Nilüfer Hanım: Tek çocuk yapabildik Leyla Hanım. Affedersiniz adam da enerji yok, enerji.

Leyla Hanım: Anlıyorum. Cinsel yaşantınız nasıl?

Nilüfer Hanım: Adam da enerji yok diyorum Leyla Hanım. Tık yok, tık.

Leyla Hanım: Sizce evliliğinizin hangi seneleri güzeldi?

Nilüfer Hanım: İlk 2 sene en güzel yıllarımızdı. Herşeyi beraber yapardık. Sağolsun o senelerde kendime kıyafet almaya gittiğim zaman bile sıkılmadan benle gelirdi.

Leyla Hanım: Sizce ne oldu sonra?

Nilüfer Hanım: Ne olacak tembelleşti adam..

Leyla Hanım: Nilüfer Hanım. Bakın ben size böyle yardımcı olamam. Serdar Bey’le de konuşabilmem gerekiyor. Ne soru sorsam siz cevap veriyorsunuz. Beyefendinin tek kelime etmesine izin vermediniz. Belki bu yüzden iletişim sorunu yaşıyorsunuzdur.


Erkekler doğuma neden girmeli?

Perşembe gecesi saat 1:30 gibi eşim Liz, “İrving kalk, suyum geldi” dedi. Hep o anı düşünmüştüm, “acaba panik olur muyum” diye. Hatta bir kere rüya gördüm bununla ilgili. Tam da bu anı yaşıyorum rüyada. Liz, “İrving, zamanı geldi” diyor. Ben donup kalıyorum. Ama gerçekte öyle olmadı. Sakin sakin kalktım. Gülüyorum falan... Herhangi bir gece yarısı macerası gibi. Hani mesela seyahate gideceksin eşinle, eşin uyandırır. “Kalk uçağa yetişme vakti.” diye. Öyle bir şey gibi geldi bana. Zaten Liz de sakindi. Kalktık, sakin sakin hastaneye gittik. Dedim ya macera gibi geliyor  olay. Girdik hastaneye, aile orda zaten. Herkes neşeli, ortam süper. Sabaha doğru Liz’in sancılar başladı. Zavallım 5’ten 12’ye kadar sancılara katlandı. Sonra “dayanamıyorum”, “kurtarın beni” demeye başladı. 12 de, epidüral taktılar. Hemen sancılar geçmiyor tabi. Zaten, epey bitkin düşmüştü.  Bu sefer de beni, farklı bir duygu sardı. ‘Liz hasta, onu hastaneye getirdik tedavi için’. Saat 2 gibi, “tamamdır” dediler. Doğuma gidiyoruz. Ben de hemen, Liz’in arkasından girdim doğumhaneye. Daha önce sormuşlardı; “doğuma girecek misin?” diye. Ben de “Tabi ki” dedim hep. Aslan parçasıyım ya. Neyse girdim içeri. Liz, doğum pozisyonunda. Doktor beni Liz’in başucuna oturttu. Liz’in etrafında 4-5 tane hemşire. Bir tanesi şef garson gibi, diğerlerinden daha deneyimli gözüküyor. “Liz hanım, çeneyi göğse dayayın, öyle ıkının. Sesiniz çıkmasın.” Liz, kopmuş zaten. Komut alacak durumda değil. Nasıl bağırıyor. Ben, gerizekalısı hala kameraya çekiyorum olayı. Hala neşeliyim. Kendi kendime diyorum ki; “Ya ne var doğuma girmekte. Niye millet sorup durdu ki?” Neyse, gayet sakinim. Film izler gibi izliyorum olayı. Sonra, biraz da iri olan şef garson, baktı ki bu iş, Liz’e komut vermekle olmuyor. Liz’in üstüne çıktı. Dirseğini, Liz’in karın bölgesinin üst kısmına dayadı. Bir bastırdı, pankreas güreşçisi gibi. Doktor, “işte geldi” dedi.

Şimdi bu saniyeden sonrasını keşke imkanım olsa ve “slow motion” anlatsam. Bir et parçası çıktı Liz’den. Ama öyle bir şey ki. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Tam da bana bakıyor pozisyonda bebeği havaya kaldırdı, doktor. O saniye, İrving gitti. Gerçekten içimden bir şey koptu. Kopan parçanın bıraktığı boşluğu da, inanılmaz bir sıcaklık doldurdu. Ben, o an öyle bir ağlamaya başladım ki, Senelerden sonra gözlerimden ilk defa sel gibi göz yaşı geldi. Abartmıyorum. 30 dakika falan ağladım. Gerçekten tam olarak algılayamadım o sırada, neden ağladığımı.  Ama ağladım. Hemşirenin biri, “ay yazık babaya, nasıl ağlıyor” dedi. Tabi ki de hiçbir ağladığım zamana benzemiyordu, bu seferki. O anı tarif etmek çok zor. Böyle bir mutluluğu tarif etmek çok zor.
İşte o an, ve o andan sonra, insanın içinde zerre kadar bir öfke, zerre kadar bir düşmanlık hissetmesi imkansız. Hayatta zor yaşanabilecek bir an.

Şimdi biraz düşününce neden o anda o kadar ağladığımı ve o kadar büyük bir mutluluğu, bir anda hissettiğimi tahmin edebiliyorum. Çünkü bence, 9 ay boyunca, kadınlar bebeği içinde taşıyor ve her anını hissediyor. Bebeği bir tek görmüyor, aynı zamanda kıpırtısını, heyecanını yani varlığını hissediyor. Erkekler ise, olayı sadece söylenilenlerle yaşıyor. Yani anlatılanlar ve karısında gördüğü fiziksel değişiklik dışında farklı hiçbir şey yaşamıyor. Ama işte doğumdaki o saniyede, her şeyi bir anda hissediyor. Belki kadının 9 ay hissettiklerini değil, ama olayın gerçekliğini o saniye yaşıyor. Kendi canından bir varlığı ilk defa o saniye hissediyor.

Yaa işte böyle. Bu hisleri sürekli yaşasan, yani her yeni doğan bebeği görme şansın olsa, hayatta her şey dengeli kalır. :)

Bu arada, erkekler doğuma girmeli mi? Yüzde yüz değil, binde bin. Milyonda milyon. :)

Bir öpücük ver baba!

Çocukken, ailenizin size verdiği sevgi, doğal günlük ihtiyaçlarınızın karşılanması gibidir. Karnınızı doyurulurlar, tuvaletinizi yaptırırlar, bir de sizi sürekli öpüp, koklayıp, başınızı okşarlar. İleride mutlu birer bireyler olmanız için sizin adınıza planlar yaparlar. Yani bir benzetme yapmak gerekirse siz sadece sürücü koltuğunun yanında oturan bir yolcu gibisinizdir.  Bir süre sonra çocukluktan çıkıp genç insanlar oluverirsiniz. Hayatta yol almaya başlarken de direksiyonun başına kendiniz geçmek istersiniz. Zaman geçer ve siz annenizi de, babanızı da artık yan koltuğa alırsınız. Ama yol boyunca dikkatli olmanız için sizi sürekli uyarmaya devam ederler. Bu uyarılarının sebebi esasında size karşı olan sevgileridir. Siz bunu bilirsiniz. Ancak yine de bu sevgi çoğu zaman, fazla sıkan bir emniyet kemeri gibidir. Kemeri gevşetip hatta açıp biraz rahatlamak istersiniz. Bir süre sonra yol artık sizin yolunuzdur. Ancak daha gidilecek uzun bir yol vardır. Bu yüzden onları artık arka koltuğa alırsınız. Ne de olsa yan koltukta oturacak yeni kişiler gelir yol boyunca. Ve anne-baba ile iletişiminiz biraz daha kopar. Size olan sevgileri hiç azalmasa bile. Siz de bunu bilirsiniz. Fakat göz ardı edersiniz. Zaman biraz daha geçer ve siz farkına varamadan yolun bir noktasında araçtan inerler. Tüm yol boyunca eşlik etmeyeceklerdir size, siz isteseniz de istemeseniz de.
İşte bu yol boyunca, direksiyonu ele aldığınız andan itibaren acaba annenizin ve babanızın size vermeye çalıştığı sevginin ne kadarını alabildiniz. Dikkat edin sorum, “Peki siz onlara ne kadar sevgi verebildiniz?” değil. Sizden sevgi görmek, onlar için büyük bir beklenti ama bence, size ne kadar sevgi gösterebildiklerini bilmek, onlar için belki daha bile önemli.

Bununla ilgili size çok kısa bir hikâye anlatayım. Sıradan bir hikâye. Ama özellikle sonunda söylemek istediğimi oldukça iyi anlatıyor. 

1943 yılında, İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Balat’ta, bir erkek bebek dünyaya gelir. Babası, 46 yaşında olan bir tüccardır. Annesi ise 36 yaşında bir ev kadınıdır. 12 yaşındaki bir kız ve 10 yaşındaki bir erkek çocuğa kardeş olarak dünyaya gelir. Aile bireylerinin tümüyle olan yaş farkından dolayı, çocukluk dönemleri, aile ilgisinden yoksun geçer. Küçük yaşlarda, kafasında kendisine ait bir dünya kurup, bu dünyaya hayattaki korkularını, sıkıntılarını ve yalnızlığını taşımaya başlar. Tüm dertleriyle bu iç dünyada savaşmayı tercih ederken, başkaları tarafından çoğu zaman sessiz ama her zaman olumlu bir kişi olarak tanınır. Orta okul eğitimini tamamladıktan sonra çalışmaya başlar. Evlilik yaşına gelir. 27 yaşında komşularının vesile olmasıyla kendisinden 7 yaş küçük bir kızla tanıştırılır. Evlenirler. Ölen ilk çocuklarının ardından, sıkıntılı bir dönem geçirirler. Daha sonra 2 çocuk sahibi olurlar. Artık iyi bir eştir ve bir aile sahibidir. Buna rağmen, küçük yaşındaki gibi tüm duygularını kendi iç dünyasında yaşar. Bu sebeple de  çocuklarının ergenlik çağında, onlarla iyi bir iletişim kuramaz. Kendi sıkıntılarını, dertlerini, mutluluğunu ve sevgisini paylaşmadığı gibi, onların duygularına nasıl ortak olabileceğini de bilmiyordur. Esasında, ailesine sıkı sıkıya bağlıdır. Elinden geldiğince tüm istediklerini yerine getirmeye çalışır.  Onlara karşı müthiş bir sevgi vardır içinde. 60 yaşında, ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir dönemde bir trafik kazası geçirir. Kaza şiddetli bir kazadır. Kalça kemiği parçalanır. Travma geçirir. Hastanede 2 ay tedavi görür. Bu sürede durumu gittikçe kötüye gider. Doktorlara göre sepsis hastalığına yakalanır. “Yani, hastane mikrobunun sebep olduğu kan zehirlenmesi” diye bir açıklama yapılır. Bundan sonra hayatı sürekli hastanelerde geçer. Kalça protezi takılır. Diz protezi takılır. Bir bacağı daha kısa kalır ve bir süre sonra yürüme kabiliyetini iyice kaybeder. Sarılık geçirir, böbrekleri zayıf düşer. Şekeri yükselir. Sebep tamamen kazamı yoksa sürekli hastaneye girip çıkması mı bilinmez ama durumu hep gittikçe kötüye gider. Kısacası, bir kaza geçirip, 1 sene de 10 yaş, yaşlanır. İşte bu sürede küçük yaşta yarattığı kendi iç dünyasına olan hâkimiyetini kaybeder. Ailenin geçirdiği bu müthiş zor dönemde sessiz kalırken, televizyonda seyrettiği duygusal herhangi bir reklamın ardından ağlar hale gelir. 63-64 yaşında 80-90 yaşında bir adam gibidir artık. Bir kaç sene daha geçer. Doktorlar beyninde su toplandığını bu yüzden de şant takılması gerektiğini söyler. Basit gibi gözüken bu operasyon, herşey daha iyiye gidecek umuduyla yapılır. Ama her şey daha kötüye gider. Kısa bir sürede tüm bilincini yitirir ve bitkisel hayata girer. Evde genel bakımı ailesi tarafından yapılır. Artık hiçbir şeye tepki vermez. Bir tek şey hariç. Ailesinden herhangi biri, “bir öpücük ver” dediğinde onlara öpücük verir. İşte beyninin tek algıladığı komut budur. “Bir öpücük ver”. 

Bu hikâye gerçek bir hikâye. Nerden mi biliyorum? Bu hikâyenin kahramanı, benim babam. Kendisi şu anda 68 yaşında ve bitkisel hayatta. Buna rağmen, “bir öpücük ver baba” dediğim zaman tereddüt bile etmeden öpücük veriyor. Bu durumu kim görse veya duysa çok ilginç buluyor. Uzman bir kişi bu duruma nasıl bir açıklama getirir bilmiyorum. Ben sadece şunu düşünüyorum. Keşke şu an uyansan baba ve ben sana, “beni çok sevdiğini biliyorum, bana hayatta verdiğin tüm sevgi için sana çok teşekkür ederim.” diyebilsem. 

Ailenizin sizi çok sevdiğini biliyorsanız, bildiğinizi hatta, müteşekkir olduğunuzu onlara gösterin. Bunu hak ediyorlar.